Sivas Katliamına ilişkin 13 Mart'ta yapılacak duruşmaya saatler kala, bu yıl YitikÜlke tarafından yayımlanan "90'lar Kitabı" için yazdığım, kitapta da yer alan öyküsel metin:
2 Temmuz 1993 günü yanan canlar için.
G E L İ N C İ K
2 Temmuz 1993 günü yanan canlar için.
G E L İ N C İ K
İnsani duyumlara gerçekten yabancı. Korku… Nefret… İhtiras… Hiçbir şeyden ne korktu, ne de bir an için nefsine yenilip ihtirasa kapıldı. Çocukluğumda mahalleye baştanbaşa yayılan o mis gibi tarçın kokusuna dayanamayıp, dünyanın en sevimli pastacısı olan Yugoslav göçmeni Meriç (Mrmiç) Ustanın, kendi eliyle yaptığı lezzetli çöreklerinden bile bir kez olsun araklamamış demek ki… O’nu hiçbir zaman hiçbir şey de şaşırtmadı; bu gidişle şaşıracağı da yok. Asla sürpriz yapamazsınız O’na. Ayrıca hepimizden çok daha zeki olduğunu da söylemek zorundayım. İtiraf etmeliyim ki, bir arkadaş olarak O’nunla yaşamak çok sıkıcı olurdu… Buna karşılık en çok sır paylaşan da tartışmasız yine O! Size hak verip vermeyeceğinden pek emin olamasanız da, zamanlı zamansız en çok O’nun kapısı çalınır. Oysa ne tasa, ne keder; kapısından geçmez!
Ama O’nun da bize öyküneceği şeyler var. Mesela aşk! Eğer kıskanmayı becerebilseydi sırf bu yüzden Yunus’u veya Sultanların Pir’ini kıskanırdı elbet. O’na illa “bize has” bir duygu yakıştırmak istiyorsak, en çok sevgiden bahsedilebilir belki… Sonsuz bir sevgi! Hatta O’nun bütün işlerini sevgiyle yaptığı da söylenebilir. Hamurumuzdaki sihirli maya bu belki de. Bazılarımızda sonradan ekşimeye yüz tutsa da. Yine de O’nun gibi mükemmel bir planlamacının adaleti eninde sonunda sağlayacağına inanılır genelde.
Baştan beri yapayalnız. Ama yalnızlık bile hissetmiyor. Bu uçsuz bucaksız boşluk içinde tek başına olmaya ancak O katlanabilirdi. Gerçi tüm zamanı (Sizin anladığınız zaman kavramıyla uzaktan yakından alâkası yok) dolu dolu geçiyor. Yapması gereken o kadar çok iş var ki, şimdiye dek sıkılmaya bile hiç vakti olmamış. Bir kere milyarlarca hayat onun belleğinde saklanıyor. Trilyarlarca dokunuş ve öpüş, trilyonlarca veda ve kavuşma, milyarlarca doğum ve ölüm… Tabletlerce, sayfalarca, disklerce aşk ve intihar mektubu…
Bizim aklımızın alamayacağı genişlikte kozmik bir bellek! Her gün gelen yeni bilgilerin ilgili çekmecelere yerleştirilmesi, yeni dileklerin, yakarışların, ilençlerin incelenmesi, her canlının günlük olarak dirimsel gözlenmesi yeteri kadar zamanını dolduruyor. İlk canlı hücreden beri her yaşam kıpırtısının kendine özgü devinimlerinin, bunların sonuçlarının, birbirleriyle olan ilişkilerinin, her sözün, her sesin, hatta en gizil hüzünlerin ve yüzlerdeki belli belirsiz mimlerin bile tek tek sınıflandığı kusursuz bir arşiv! (Üstelik tahmin edebileceğiniz gibi, ortada ne dağ gibi bir disk yığını, ne de sihirli bir çip var.)
Kendinden başlayan ve bir kar topu gibi büyüyen zincirleme yaratım ağı… Her zaman dinlemekten keyif aldığı Aristo’nun dediği gibi ‘Hareketsiz Hareketlendirici…’ (Pek İnsanca!) Yaratım işi kutsal bir iş; ama bu sadece O’nun tekelinde değil. Aslında yaratılan şey, bir canlı hücre veya bir heykel, çok önemi yok. Asıl önemli olan yaratım işinin parçası olabilmek. O’nun bu hasletine öykünüp hayatı yeniden kurgulayarak, serüvenimizin sırrını çözebilme çabamızın sonucu değil mi zaten sanat dediğimiz şey?.. Yaklaşık beş bin yıldır sanat adına üretilen her şey, O’na ilişkin bir ipucu içermiyor mu aslında?..
***
Hepimize eşit uzaklıkta dursa da, bazılarımızla zaman zaman hasret gidermesini umarım kıskanmazsınız:
Wolfgang Amadeus Mozart; do major 41 no.lu senfoni: Jüpiter… 1788 baharı…
Senfoni daha Mozart’ın beyninin kıvrımlarında. Her şeyin başlangıcı, her zaman heyecan verici değil midir? (Bazı eleştirmenlerin Mozart’ın yaratımsal yeteneğini tanrısal bulmasına O’nun kızdığını hiç sanmıyorum. En azından bu senfoniyi dinledikten sonra.) Notalar eşsiz bir senfoniye dönüşmeden önce, o tınıyı Amadeus’un ruhunun iç seslerinde algılamak sadece O’nun tadabileceği bir keyif...
Peter İlyiç Çaykovski; opus 35 re majör keman konçertosu: Kısa acıklı bir andanteden sonra konçertonun finalinde Çaykovski her sanatçının duyacağı yaratım sancılarını yaşarken, onun gözlerinde bir kemanın yemyeşil bir kırda dörtnala yelelerini sallaya sallaya koşuşunu canlandırarak az da olsa iltimas geçmişti.
Madame Butterfly’ın o unutulmaz melodisini Puccini’nin kendisinden dinlemek, put kırıcı Hume’la sohbet etmek veya kendisinin öldüğünü ilan eden Nietzsche ile yüz yüze tartışmak oldukça eğlenceli olsa gerek: “Ben gelecekteki başka bir tür yaşam için bu yaşamın asla değiştirilmemesi, bastırılmaması gerektiğini öğretiyorum. Ölümsüz olan bu yaşamdır, bu andır; ölümden sonra yaşam yoktur; bu an sonsuza dek varlığını sürdürür ve tek seyirciniz siz, yalnızca sizsiniz!..”
Ve perde! Tabii ki Shakespeare! (Kesinlikle doğru seçim!)
“Esin ey rüzgârlar, çatlatın yanaklarınızı! Kudurun!
Esin kasırgalar, seller, sulara gömün kulelerimizi
Tepelerindeki fırıldaklara kadar!
Siz ey düşünceden hızlı kükürtlü ateşler,
Meşeleri yaran yıldırımların habercileri,
Dağlayın şu ak saçlı başımı!
Gürlemeleriyle evreni sarsan gökler, siz de yamyassı edin
Şu kaba yer yuvarlağını. Kırın doğanın kalıplarını,
Yok edin hemen nankör insan üreten bütün tohumları...”
III. perde, 2. sahne, Kral Lear.
Tek kişilik özgün gala. Yine sadece O’nun için.
***
Artık biliyorum; Odessa’nın merdivenlerinden yuvarlanan bebek arabası sahnesini Ayzenştayn’ın nasıl kurguladığını… veya “Bir daha çal Sam…” derken, Bogart’ın nasıl öyle bakabildiğini?.. Raffaello’nun Roma’da Stanza della Segnatura’daki duvarları süsleyen Atina Okulu’nun ilk taslağını nasıl oluşturduğunu... “Düşünsel tutku nefis düşkünlüğünü defeder”
diyen Leonardo’nun ördek tüyü fırçasında hayat bulan kâinatın o en muhteşem tebessümünün sırrını… Veya Floransa’da “Mermer ne kadar küçülürse heykel o kadar büyür” diyen Michelangelo’nun çelik keskisinin ucunda şekillenen Davut’un kusursuzluğunu…
Biliyorum artık! Cezanne’nın elmalarının (Bunlar yasak değil!) ve Malaga’lı meşhur Kübistin Avignon’lu Kızları’nın altındaki düşsel renk ve biçim çağrışımlarının nasıl oluştuğunu da…
Voltaire’in “Bu mümkün olan dünyaların en iyisi mi?” sorusunu neden sorduğunu ve Mayakovski’nin 1930 yılının o soğuk Mart gecesi kafasına kurşunu sıkarken ne düşündüğünü değil belki ama, 1925 de intihar eden devrimci arkadaşı Yesenin için bu dizeleri nasıl yazdığını da biliyorum:
“Yarınlardan koparıp
almalıdır mutluluğu insan.
Şu yaşamda en kolay iştir ölmek
Asıl güç olan
yepyeni bir yaşama başlamak…”
ve…
“…En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür” diyen Nazım’ın bu dizelerinin ardındaki gizil gücün de ne olduğunu biliyorum!
O… 2 Temmuz 1993 günü, evrenlerin kesiştiği, sonsuz boşluk ve ıssızlığın merkezinde ilk kez insanca bir duyguyla tanıştı: Utanç! Çıkardığı işten utandı… Çaresiz bu utançla yaşamaya ve sonsuza dek var olmaya devam edecek; artık bizim adımıza yalnızca umut edebilir.
Bazılarının sandığının aksine O da “bir şeylere” inanıyor olmalı. Belki biz O’nun peşindeyken O da hâlâ bizimle ilgili evrensel bir hakikatin peşinde, kim bilir?.. “Özgür olmayan hakikati söyleyemez!” diyen Mevlana neyin peşindeydi? Özgür olmayan yaratamaz. Yaratamazsak o hakikate asla ulaşamayız!.. Biliyorum ki kendi aşına su katmak isteseydi, oyunu böyle kurgulasaydı, O’nun kudretinin gölgesine sığınan Papa VIII. Urban’ın yanında değil; Galileo’nun yanında olurdu.
Ve bizi O’nun adına, O’nun yolunda diri diri yakmalarına asla izin vermezdi:
“…Bir sap gelincik iki taş arasında
Bulmuş da boyunu uzatan hızı,
Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda;
Bütün gelinciklerden daha kırmızı…”
Metin Altıok





