12 Mart 2012 Pazartesi

Sivas Katliamına ilişkin 13 Mart'ta yapılacak duruşmaya saatler kala, bu yıl YitikÜlke tarafından yayımlanan "90'lar Kitabı" için yazdığım, kitapta da yer alan öyküsel metin: 




2 Temmuz 1993 günü yanan canlar için.     


          G E L İ N C İ K
             
İnsani duyumlara gerçekten yabancı. Korku… Nefret… İhtiras… Hiçbir şeyden ne korktu, ne de bir an için nefsine yenilip ihtirasa kapıldı. Çocukluğumda mahalleye baştanbaşa yayılan o mis gibi tarçın kokusuna dayanamayıp, dünyanın en sevimli pastacısı olan Yugoslav göçmeni Meriç (Mrmiç) Ustanın, kendi eliyle yaptığı lezzetli çöreklerinden bile bir kez olsun araklamamış demek ki… O’nu hiçbir zaman hiçbir şey de şaşırtmadı; bu gidişle şaşıracağı da yok. Asla sürpriz yapamazsınız O’na. Ayrıca hepimizden çok daha zeki olduğunu da söylemek zorundayım. İtiraf  etmeliyim ki, bir arkadaş  olarak O’nunla yaşamak çok sıkıcı olurdu… Buna karşılık en çok sır paylaşan da tartışmasız yine O! Size hak verip vermeyeceğinden pek emin olamasanız da, zamanlı zamansız en çok O’nun kapısı çalınır. Oysa ne tasa, ne keder; kapısından geçmez!
             Ama O’nun da bize öyküneceği şeyler var. Mesela aşk! Eğer kıskanmayı becerebilseydi sırf bu yüzden Yunus’u veya Sultanların Pir’ini kıskanırdı elbet. O’na illa “bize has” bir duygu yakıştırmak istiyorsak, en çok sevgiden bahsedilebilir belki… Sonsuz bir sevgi! Hatta O’nun bütün işlerini sevgiyle yaptığı da söylenebilir. Hamurumuzdaki sihirli maya bu belki de. Bazılarımızda sonradan ekşimeye yüz tutsa da. Yine de O’nun gibi mükemmel bir planlamacının adaleti eninde sonunda sağlayacağına inanılır genelde.
             Baştan beri yapayalnız. Ama yalnızlık bile hissetmiyor. Bu uçsuz bucaksız boşluk  içinde tek başına olmaya ancak O katlanabilirdi. Gerçi tüm zamanı (Sizin anladığınız zaman  kavramıyla uzaktan yakından alâkası yok) dolu dolu geçiyor. Yapması gereken o kadar çok iş var ki, şimdiye dek sıkılmaya bile hiç vakti olmamış. Bir kere milyarlarca hayat onun  belleğinde saklanıyor. Trilyarlarca dokunuş ve öpüş, trilyonlarca veda ve kavuşma, milyarlarca doğum ve ölüm… Tabletlerce, sayfalarca, disklerce aşk ve intihar mektubu…
Bizim aklımızın alamayacağı genişlikte kozmik bir bellek! Her gün gelen yeni bilgilerin ilgili  çekmecelere yerleştirilmesi, yeni dileklerin, yakarışların, ilençlerin incelenmesi, her canlının  günlük olarak dirimsel gözlenmesi yeteri kadar zamanını dolduruyor. İlk canlı hücreden beri her yaşam kıpırtısının kendine özgü devinimlerinin, bunların sonuçlarının, birbirleriyle olan  ilişkilerinin, her sözün, her sesin, hatta en gizil hüzünlerin ve yüzlerdeki belli belirsiz mimlerin bile tek tek sınıflandığı kusursuz bir arşiv! (Üstelik tahmin edebileceğiniz gibi, ortada ne dağ gibi bir disk yığını, ne de sihirli bir çip var.)                      
              Kendinden başlayan ve bir kar topu gibi büyüyen zincirleme yaratım ağı… Her  zaman dinlemekten keyif  aldığı Aristo’nun dediği gibi ‘Hareketsiz Hareketlendirici…’ (Pek  İnsanca!) Yaratım işi kutsal bir iş; ama bu sadece O’nun tekelinde değil. Aslında  yaratılan  şey, bir canlı hücre veya bir heykel, çok önemi yok. Asıl önemli olan yaratım işinin parçası olabilmek. O’nun bu hasletine öykünüp hayatı yeniden kurgulayarak, serüvenimizin sırrını çözebilme çabamızın sonucu değil mi zaten sanat dediğimiz şey?.. Yaklaşık beş bin yıldır sanat adına üretilen her şey, O’na ilişkin bir ipucu içermiyor mu aslında?.. 
         
                    ***                                                                    
             Hepimize eşit uzaklıkta dursa da, bazılarımızla zaman zaman hasret gidermesini  umarım kıskanmazsınız:
             Wolfgang Amadeus Mozart; do major 41 no.lu senfoni: Jüpiter… 1788 baharı…
Senfoni daha Mozart’ın beyninin kıvrımlarında. Her şeyin başlangıcı, her zaman heyecan  verici değil midir? (Bazı eleştirmenlerin Mozart’ın yaratımsal yeteneğini tanrısal bulmasına  O’nun kızdığını hiç sanmıyorum. En azından bu senfoniyi dinledikten sonra.) Notalar eşsiz bir senfoniye dönüşmeden önce, o tınıyı Amadeus’un ruhunun iç seslerinde algılamak sadece  O’nun tadabileceği bir keyif... 
                 Peter İlyiç Çaykovski; opus 35 re majör keman konçertosu: Kısa acıklı bir andanteden sonra konçertonun finalinde Çaykovski her sanatçının duyacağı yaratım  sancılarını yaşarken, onun gözlerinde bir kemanın yemyeşil bir kırda dörtnala yelelerini  sallaya sallaya koşuşunu canlandırarak az da olsa iltimas geçmişti.
               Madame Butterfly’ın o unutulmaz melodisini Puccini’nin kendisinden dinlemek, put  kırıcı Hume’la sohbet etmek veya kendisinin öldüğünü ilan eden Nietzsche ile yüz yüze tartışmak oldukça eğlenceli olsa gerek: “Ben gelecekteki başka bir tür  yaşam için bu yaşamın asla değiştirilmemesi, bastırılmaması gerektiğini öğretiyorum. Ölümsüz olan bu yaşamdır, bu andır; ölümden sonra yaşam yoktur; bu an sonsuza dek varlığını sürdürür ve tek seyirciniz siz, yalnızca sizsiniz!..”

Ve perde! Tabii ki Shakespeare! (Kesinlikle doğru seçim!)
“Esin ey rüzgârlar, çatlatın yanaklarınızı! Kudurun!
 Esin kasırgalar, seller, sulara gömün kulelerimizi
 Tepelerindeki fırıldaklara kadar!
 Siz ey düşünceden hızlı kükürtlü ateşler,
 Meşeleri yaran yıldırımların habercileri,
 Dağlayın şu ak saçlı başımı!
 Gürlemeleriyle evreni sarsan gökler, siz de yamyassı edin
 Şu kaba yer yuvarlağını. Kırın doğanın kalıplarını,
 Yok edin hemen nankör insan üreten bütün tohumları...”
III. perde, 2. sahne, Kral Lear.
Tek kişilik özgün gala. Yine sadece O’nun için.
         
                ***
               Artık biliyorum; Odessa’nın merdivenlerinden yuvarlanan bebek arabası sahnesini Ayzenştayn’ın nasıl kurguladığını… veya “Bir daha çal Sam…” derken, Bogart’ın nasıl öyle  bakabildiğini?.. Raffaello’nun Roma’da Stanza della Segnatura’daki duvarları süsleyen Atina  Okulu’nun ilk taslağını nasıl oluşturduğunu... “Düşünsel tutku nefis düşkünlüğünü defeder”
diyen Leonardo’nun ördek tüyü fırçasında hayat bulan kâinatın o en muhteşem tebessümünün sırrını… Veya Floransa’da “Mermer ne kadar küçülürse heykel o kadar büyür” diyen  Michelangelo’nun çelik keskisinin ucunda şekillenen Davut’un kusursuzluğunu…
Biliyorum artık! Cezanne’nın elmalarının (Bunlar yasak değil!) ve Malaga’lı meşhur Kübistin  Avignon’lu Kızları’nın altındaki düşsel renk ve biçim çağrışımlarının nasıl oluştuğunu da… 
Voltaire’in “Bu mümkün olan dünyaların en iyisi mi?” sorusunu neden sorduğunu ve  Mayakovski’nin 1930 yılının o soğuk Mart gecesi kafasına kurşunu sıkarken ne düşündüğünü  değil belki ama, 1925 de intihar eden devrimci arkadaşı Yesenin için bu dizeleri nasıl  yazdığını da biliyorum:
“Yarınlardan koparıp
                 almalıdır mutluluğu insan.
Şu yaşamda en kolay iştir ölmek
Asıl güç olan
                 yepyeni bir yaşama başlamak…”

ve…
“…En güzel günlerimiz:
                           henüz yaşamadıklarımız
  Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
                             henüz söylememiş olduğum sözdür” diyen Nazım’ın bu dizelerinin  ardındaki gizil gücün de ne olduğunu biliyorum!

            O… 2 Temmuz 1993 günü, evrenlerin kesiştiği, sonsuz boşluk ve ıssızlığın merkezinde ilk kez insanca bir duyguyla tanıştı: Utanç! Çıkardığı işten utandı… Çaresiz bu utançla yaşamaya ve sonsuza dek var olmaya devam edecek; artık bizim adımıza yalnızca umut edebilir.
           Bazılarının sandığının aksine O da “bir şeylere” inanıyor olmalı. Belki biz O’nun peşindeyken O da hâlâ bizimle ilgili evrensel bir hakikatin peşinde, kim bilir?.. “Özgür olmayan hakikati söyleyemez!” diyen Mevlana neyin peşindeydi? Özgür olmayan yaratamaz. Yaratamazsak o hakikate asla ulaşamayız!.. Biliyorum ki kendi aşına su katmak isteseydi, oyunu böyle kurgulasaydı, O’nun kudretinin gölgesine sığınan Papa VIII. Urban’ın yanında değil; Galileo’nun yanında olurdu.
Ve bizi O’nun adına, O’nun yolunda diri diri yakmalarına asla izin vermezdi:

  “…Bir sap gelincik iki taş arasında
    Bulmuş da boyunu uzatan hızı,
    Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda;
    Bütün gelinciklerden daha kırmızı…”

                                         Metin Altıok
  

11 Mart 2012 Pazar

GECENİN ALINTISI (11): 
( AHS, Bölüm:11, BOŞLUK ) 

(...)

…Tam olarak ne zaman uçup gitmişti aşk?
Nerede bitti?.. Belki o küçük sürprizlerimiz bittiğinde. Aşk gitmeden, galiba önce sürprizler gidiyor. Mesela, zamansız bir çiçek... Zamansız bir dokunuş. Yürekten kopan nedensiz bir hediye. Belki bir partide, bir arkadaş grubuyla gidilen bir eğlencede kalabalıkların arasında göz göze gelmeler tükendiğinde. Belki şarkılar kudreti
ni yitirdiğinde. Getirilmeyen bir hırkada, örtülmeyen bir battaniyede. Açılmayan bir araba kapısında, tutulmayan bir paltoda. Biraz da kavuşmalar ve vedalardaki ölü sarılmalarda. İlklerin anlamını yitirip, ruhsuz yıldönümleri dışında, 75. ayımız, 1000. günümüz gibi sıra dışı kutlamalara son verildiğinde… Öpülmeyen dudakta. Yürünmeyen yollarda belki. Bilmiyorum…


(...)
Aşk dediğimiz veya aşk sandığımız şey, pılısını pırtısını toplayıp gidince, ruhlar kovuğuna çekiliyor, bedenler kalıyor ortalık yerde. Öyle ki, yıllarca sana sarılıp ısıtsın diye gözünün içine baktığın adamın dokunuşu bile, seni artık üşütebilir. Yerine bir şey koyamazsan, kurutamazsan içindeki o boşluğu, o seni kurutuyor. Nereye gidersen git, kiminle gidersen git, o boşluk seninle gelecektir!.. Boşluk deyip geçme, ağırdır; bazen binlerce ton enkazın altında sanırsın kendini. Bilirsin ki, terk etmenin suçluluğu, terk edilmenin öfkesinden daha yakıcıdır. Ama en çok onu sevdiğin için gidemezsin. Bu yeterli ve huzur veren bir bahanedir. Yaşanmışlıkların kutsal emanetlerine sığınır, bir süre daha idare edersin. Bir gün gelir, sevgi, çok daha ağır bir duyguyu nöbetçi bırakır kapına. Acımak!.. Aşk acımaz; acıtır ama acımaz. Sevgi acır; ona da, kendine de...

GECENİN ALINTISI (10):
( AHS, Bölüm 10, KESTANE YAĞMURU )


yükümü ufaladım
eledim hayatı geçirdim elekten
tam ki asacaktım; mayıs koktu
bir çift buğulu göz kaldı üstünde.
ne ki, yoktu böyle bir niyet
alıp başımı gidecektim
tut ki kaldım;
aşka ölür müsün yeniden?..


http://www.youtube.com/watch?v=4kZ0EZg5JRU

1 Mart 2012 Perşembe

GECENİN ALINTISI (9):
( AHS, Bölüm 9: MORS AŞKI )

(...)
En başta kadın inanmadıklarını söyler görünmeye çabalarken, adam ise, söylediklerine inanır görünmeye çabalıyordu. Bütün çabaların eridiği, geriye sadece gözlerin kaldığı suskunluklarda başladı aşkın som dili.
(...)
bunca zaman... bunca çaba
senin ipine sarılarak çıktığım kuyuya
bağışla beni Tanrım, yardım et bana;
en çabuk
kestane bir saç teliyle mi inilir?..


http://www.youtube.com/watch?v=m5TwT69i1lU

27 Şubat 2012 Pazartesi

GECENİN ALINTISI (8)
( AHS, Bölüm 8: GALERİ )


(...)
Aşk, ruhlarını birbirlerinin bedenine sürgün etmişti. Akşam eve, bedenlerine sığınan bu yabancı konukla dönüyorlardı. Kapıyı çalıyor, sessizce bekliyorlardı...
Hayatın içine gizlediği tehditten habersiz, sadece kapının önüne bırakılan Troya Atı'nı sessizce eve almakla yetiniyordu öteki kadın veya öteki adam. Birbirlerinin bedenlerini neredeyse devremülk gibi kullanıyordu âşık ruhlar. Tenlerini sadakat için ne kadar zorlasalar da, artık o evde bir yabancıydılar. Uzak duruyorlardı ötekilerden.
Çünkü bu gizli değiş tokuş sonrası varoluşun bu kadim diyalektiği bozulmuştu; iki ayrı evde, iki kadın, iki adam olarak yaşıyorlardı şimdi. Ruhların o gönüllü mübadelesinden sonra adam bir kadını, kadın da bir adamı barındırıyordu şimdi içinde. 
Ve aynı kutuplar, aynı çatı altında bunun için birbirlerini itiyordu artık...
(...)
"Nasılsa o var..." düşüncesi her olumsuzluğun önüne kalın bir duvar örüyor; böylelikle aşk, onları her geçen gün daha bir güzelleştiriyor, çocuklaştırıyor, her iki anlamda da iyileştiriyordu. Gündelik yaşamın içinde, herkese, her şeye karşı bugüne dek hiç olmadıkları kadar, "iyi" leşmişlerdi. 

"Aşkın Müşteri Memnuniyeti" diyordu kadın buna.


http://www.youtube.com/watch?v=lvjmabdYsmA

20 Şubat 2012 Pazartesi


GECENİN ALINTISI(7):
(AHS, Bölüm 7: ÜÇGEN )

Niceliksiz bir nevrotik nitelik!.. Aşk bu! İnsanların en korunmasız kaldığı durum, yaşamın aşksızlık hali. Ekinoks noktası. Gerçek boşluk bu. Aşkın kalkanı kalktığında yabancı tutkulara açık olan bu hal, sadakatin ve sadakatsizliğin bile anlamı yitirdiği sınır... Zaten, ne sevgi, ne tutku ne vicdan... sadece aşk koruyor sadakati.
(...)
Belki de her aşkın kendine özgü ritüelleri var. O taşı bıkıp usanmadan zirveye taşımam lazım.Ama benimki tüyden hafif. Ben Sisifos'ların en mutlusuyum. Yaralanıp berelenebilirsin, önemli olan yorulduğunu hissetmemen. Âşıksan yorulmuyorsun ki! Yorulduğunu ilk hissettiğinde ise, zaten o çoktan gitmiş oluyor. 
(...)
İki zaman var. Biri onsuz olduğum bir an önce geçmesi gereken angarya zaman. Hayatın çileli zamanı. Diğeri,
dünyanın dönüşünden bağımsız, kendine ait bir takvimi, birimi, mevsimi olan bir zaman. Aşkın zamanı... Onunla benim zamanım. Beni nefes aldırmadan öpmesiyle, aşk hakkında ciddi ciddi felsefe yaparken onu ciddi ciddi dinliyormuş gibi yapmamla, özlemlerimizle, kavuşmalarımızla ölçütlendirilmiş bir zaman bu.
(...)
Hayat dedikleri, rastlantılarımızın noktalarını birleştirdiğimizde ortaya çıkan şey... Kısacık bir çiz-bul oyunu.
İçini boyadığımızda ortaya çıkan şey ise, aşk!..Ne ağaçlar yeşil, ne gökyüzü mavi. Sadece aşk boyuyor her yeri...Onun meşhur "Üçgen Teorisi" gibi. Aşk, iki üçgenin arasında kalan minik bir üçgen. Üçgen doğadaki en sağlam duruş. Aşk, sevgi ve tutku üçgenlerinin iç içe geçtiği alanda hayat buluyor. Daha küçük ama çok daha güçlü bir üçgen olarak...




16 Şubat 2012 Perşembe



GECENİN ALINTISI (6):
( AHS, Bölüm 6: BUZMAVİSİ SOKAĞI )
(...)
Artık yazgılarını birlikte değiştirmek veya bu aşkın sadece hak ettiği kadarını yaşamak ortak yazgıları olmuştu. Sadece birbirlerini değil, kaderlerini de sevebilmeleri için gerekli olan buydu: “Amor Fati!..” Adamın filozoflarından biri daha! Tanrı’yı acımasızca öldürse de, şunda haklıydı: “Uçurumları sevenin kanatları olmalı!..”
Başkasının elinde olan, başkasına ait olan nasıl sahiplenilip sevilebilirdi ki?.. Ama bir sevgili, ama kader… ne fark eder? Eğer sevecek bir kaderleri olmayacaksa, bir harf kaydırarak kalana razı olacaklardı: “Amorf Ati!..”
(...)
Kadının engellemesine fırsat vermeden kendini sırtüstü karlara attı. Ve gömüldü. Elleri ve bacakları iki yana açık,karların içinde öylece yatıyordu. Bu haliyle çocuk pastalarının üstüne yapıştırılan komik palyaçolara benziyordu. Bu durumda beklenen sahne kadının gidip arabayı çalıştırması, telaşla adamın yanına gelip onu bir an önce kalkmaya ikna etmesiydi. Geç kalmıştı. Saat sekizi geçmişti, arabada bıraktıkları telefonlardan ilk tedirgin arayışlar çoktan başlamış olmalıydı. Hatta bu kaçık palyaçoya uymayıp bir taksi bularak, onu orada bırakıp, bir an önce gitmeliydi. Olması gereken buydu.
Bir an önce gitmesi gereken kadın, yerde öylece yatan adamın önüne geldi, açılmış kollarına denk gelecek şekilde kendini onun üstüne, karların içine bıraktı. Önce kucaklaştılar, sonra yuvarlandılar, yuvarlandılar, yuvarlandılar; bembeyaz bir gecenin içinde, akşamını aşkla taçlandırıp ona yeni bir ad bahşettikleri Buzmavisi Sokağı'nda... 



http://www.youtube.com/watch?v=h1a6QC8Tons

12 Şubat 2012 Pazar

GECENİN ALINTISI (5):
(AHS, BÖLÜM 5 : TAPINAK)

(…)
Hemen hemen her kadın gardırop önünde giyinirken veya seviştikten sonra yerden alelacele iç çamaşırlarını toplarken, vücudunun kaçamak gözlerle taranmasını ve ardından çıkan o hoşnutsuz bakışı, ne olursa olsun yakalar. Asıl görmek istenilen bakışları ise, ancak benim gibi, âşık bir kadın fark edebilir. Çok iyi tanıdığım, su gibi, nefes gibi ihtiyaç duyduğum, artık onlarsız yaşayamayacağımı kendime itiraf ettiğim bakışlar… Bütün bu bakışların kartoteksini belleğimin en güzel çekmecesine yerleştirdim: ‘Sadece seninle mutluyum’ bakışları; ‘Ben dünyanın en şanslı erkeğiyim’ bakışları; ‘Sana ihtiyacım var, sakın bir yere gitme’ bakışları; ‘Aklımı başımdan alıyorsun’ bakışları… Geriye sadece ‘Senin kollarında ölmek istiyorum’ kaldı. Bunu henüz o bal rengi gözlerde yakalayamadım. Ama umut etmeden yaşanmıyor; her ihtimale karşı onun da yerini hazırladım zihnimde.
Asıl bir bakış var ki, tüm bakışların bir hamlede kellesini uçurabilir o! ‘Artık âşık değilim.’
Bunu gördüğüm anda gideceğim. Bu aşkın gıyabında kendime ettirdiğim iki yeminden biri bu. Onun bundan haberi yok. İhtimal ki, artık ‘öyle’ bakmadığını fark etmeyecek bile. Hatta elimde olmadan bunu her sorduğumda, beni eskisinden daha fazla sevdiğini söyleyerek, kuşkusuz buna kendini de inandıracak. Ama ben, her âşık kadın gibi, aradaki farkı, o korkunç uçurumu ‘günü’ geldiğinde anlayacağımı biliyorum.
O gün, bir gün mutlaka gelir, değil mi?.. Ama ben her şeye rağmen, o günü geciktirmek için elimden geleni, hatta daha fazlasını yapacağım. Diğer yeminim de bu… 


http://www.youtube.com/watch?v=_dfrx0P4tMY

8 Şubat 2012 Çarşamba

Gecenin alıntısı (4):
( AHS, Bölüm 4: AYNA )


(...)
en çalışkan tembelliğiydik birbirimizin. Olanlarsa, aşkın dahiyane bir provokasyonuydu hayata. Anaşırı işlenen düşünce suçuyduk: Firar ettiğimiz her gece yaka paça yakalanarak, ütüsü bozulmamış işlemeli saten yataklarda geçiyorduk işkenceden... 
(...)
Ben senden daha âşığım. Bunu itiraf ediyorum ve utanmıyorum. Sanırım aşkta bir taraf daima daha güçlü oluyor; belki olmalı da. Tren rayları gibi. Sen istediğin yöne gideceksin; ben seni takip edeceğim.
(...)
“Yataktaki kadınla erkeğin âşık olduğunu nasıl anlarsın?”
“Bilmem… Nasıl?..”
“Burun buruna birbirlerine bakarak sevişiyorlarsa… Ve her şey bittiğinde, daha hiçbir şey başlamamış gibi,
hâlâ bu minik okşayışlar süregidiyorsa…”


7 Şubat 2012 Salı

Gecenin alıntısı (3):
(AHS, Bölüm 3: HYDE PARK)


(...)
Bir seferinde "Aşk sadece aşka emanet edilebilir" demişti adam. Kadın, bu aşkta kendine yeteri kadar güvenmemekte ne kadar haklıysa, kıskanmakta da o kadar haklıydı. Kıskandığı kadar sevmiyor, kıskandığı kadar korkuyordu aslında. Onu kıskandığından daha çok seviyordu. Bu aşkı dengeleyeceği hiçbir şey yoktu elinde. Ruhunda daha güçlü bir duygu yaratamazdı artık. Âşık olduğu adam onu aldatsa bile,içindeki nefret dahi, asla o aşkı yenemeyecekti.
(...)
Baktı kadına gözlerini kısarak; doğruldu hafifçe, ”Oranlar ne durumda şu an?” dedi.
“Yüzde 95 aşk, yüzde 5 meşk…”
“Eh!.. hemen hemen aynı.”
Çok nadir olarak içinde bulundukları anda aşk ve meşk arasında farklı kutuplarda dolaşırlardı. O an içinde oldukları hal farklı olsa da, sinsice güney kutbuna inmiş olan bunu yüzü kızararak kesik soluklarıyla, kuzey kutbunda kalmış olan masumane bakışlarıyla belli eder; sonuçta biri ötekini söz, im ve dokunuşlarla kendi tarafına çeker; o düşsel uzamda el ele, ama ne olursa olsun, yine aynı duygu ve tutku halesinin içinde, ortada, ekvatorda buluşurlardı…

http://www.youtube.com/watch?v=EMhlpGpDxQ4

6 Şubat 2012 Pazartesi

Gecenin alıntısı 2:
( AHS, Bölüm 2: TERAS )


(...) Oysa adam, kadından habersiz, yolda, arabada,nerede olursa olsun "bakmama" oyunu oynuyordu kendince. Aslında sadece oyun değil; gönüllü sadakat körlüğü!.. Karşıdan güzel bir kadın gelirken "Bakmayacağım" der, başını çevirirdi adam. Hatta inadına tam o anda, onu düşünür, onun buğulu bakışlarını kestane bir perde olarak indirirdi gözlerine. Baksa ne olacak ki, kimin umurunda, ama bakmazdı işte. Huzur dolardı içi. Yerine getirilen bir ibadet kıvamında. Mutlanırdı oracıkta. Gözlerine dek sadık kaldığı için ona...
(...)
Birbirimize baktığımız göz başka. Aşkın gözü! Dünya gözüyle aşka bakanlar bu nedenle anlamlı bir şey görmüyorlar. (...) Gören de görülen kadar güzelliğe dahil olmalı. Birlikteliğin kendisi de güzel olur böylelikle. Aşkın hayatı güzelleştirmesi bu bence. Zincirleme güzelleşim!.. Aşkın kimyası bedenin fiziğini uyumlaştırır kendiyle. Ayrıca, kendini sevmeyen başka birini nasıl sevebilir?..



http://www.youtube.com/watch?v=UBAdjVorIKM

5 Şubat 2012 Pazar

Gecenin alıntısı 1:
( AHS, Bölüm 1: ADAGIO )


…Olmak veya olmamak değil, ona ait olmak veya olmamak. Artık, mesele bu!..
Onu beklemek… Ona gitmek!.. Uçaklara binerek trenlerden inerek, bazen denizaşırı, bazen bir boğaz ötesi, heyecanla tüketilen uzaklıklar. Kendilerini özlemle terbiye ederek o inanılmaz kavuşma anına kilitlenen ruhların, fırtına öncesi dingin bekleyişi... Gidenin de, bekleyenin de, iliklerine dek hissettikleri o en faşizan aidiyet!..
(...) 
Önemli olan o algı körlüğüne erişmek. Aşk, öteki algıları, öteki tutkuları sıfırlıyor. Güvenli alan bu! Pür sadakat. Önemli olan punduna geldiğinde dahi vazgeçebilmek...

27 Ocak 2012 Cuma

YAZIN SANATI' na Dair:
Asuman Kafaoğlu-Büke / Can Yayınları


(Bu yazı 26 Ocak 2012'de Cumhuriyet Kitap ekinde yayımlandı)

Yazın Sanatının engin denizlerine yelken açmak ister misiniz?

Size desem ki, bir yelkenli ile sizi görmediğiniz ülkelere götüreceğim, hatta daha önceden  görmüş olsanız bile, oraların bilmediğiniz yönlerini göstereceğim, üstelik bunu yaparken size yelken hakkında da bilgi vereceğim? Yıldızları, yön bulmayı, rüzgârları anlatacağım? Bu yolculuğun hiç bitmemesini arzu edecek, belki dönüş yolunda dümen tutmayı isteyecek, kayıp ülkelerin, gizli cennetlerin hayaline dalacaksınız? Üstelik bedava! Sadece biraz zaman ayırmanız yeterli… böyle bir öneriye ne derdiniz?.. 
Asuman Kafaoğlu-Büke, son 2-3 yıldır blogunda yazdığı metinlerden derlediği denemelerini Yazın Sanatı adıyla bir ilk kitapta topladı. Ve bizi dünya yazın sanatının uçsuz bucaksız denizlerinde, rengârenk gizemli adalara özgürce yelken açmaya çağırıyor! Yazın Sanatı’nı okurken ilk sayfadan itibaren hissettiğim işte tam da buydu: Güven duyduğum bir kaptanın kılavuzluğunda romandan romana, yazardan yazara yelken açtığım eğlenceli bir yolculuğun içinde olduğum duygusu…

Asuman Kafaoğlu’nu daha önceden Cumhuriyet ve Radikal gazetelerinin kitap eklerinde yazdığı denemelerden, TRT ve Açık Radyo’da hazırlayıp sunduğu edebiyat-mitoloji ve klasik müzik temalı programlardan, Üniversitelerde ve özel sanat atölyelerinde Felsefe, Sanat Tarihi, Karşılaştırmalı Edebiyat’a ilişkin verdiği derslerden zaten tanıyoruz.
Gazetelerin günlük köşe yazısı uzunluğundaki denemelerini topladığı bu ilk kitabının adı her ne kadar Yazın Sanatı olsa da, romana pozitif ayrımcılık yaptığı kuşkusuz. Daha doğrusu, diğer türleri de bu çalışmasının içine dahil etse de, yazınsal değerlendirmelerini ağırlıklı olarak roman sanatı merceğinden yapmayı tercih etmiş. Özellikle romanın son yıllarda diğer yazınsal türlere karşı gitgide artan ağırlığını göz önüne aldığımızda bu çok da yanlış bir seçim değil.
45 kısa bölümden oluşan Yazın Sanatı, Homeros’tan Yaşar Kemal’e, Cervantes’ten Orhan Pamuk’a, Dünya Edebiyatının bir çok ünlü yapıtını, karakterini ve yazarını konu ederek, Odysseus’u bile kıskandıracak zenginlikte bir yolculuk vaat ediyor okura. Her bölümden önce sevdiğiniz bir kitaba veya yazara ilişkin, “Acaba o da var mı?” nın heyecanını duyduğunuz ve karşınıza çıkınca da çocuksu sevinçlere kapıldığınız sürprizlere açık bir seyahat… 

           Yapıtlarından alıntılar eşliğinde dünya yazarları önümüzde resmi geçit yapıyor

Asuman Kafaoğlu, tür olarak deneme olmasına rağmen, kitabını âdeta çok kahramanlı bir roman gibi kurgulamış. Pek çok bölümün başına aldığı özgün alıntılarla yapıttan yazara bir köprü kurarken, aynı zamanda da kitabın didaktik yanını yumuşatarak okura eşsiz hatırlatmalarda bulunuyor.
Kitaptaki 45 deneme, yazar tarafından ayrılmamış olsa da, 3 temel bölümü içeriyor. İlk bölümdeki denemelerde  “yazar – anlatıcı – konu – portre – yapı - karakter ve dekor” gibi, romanın temel öğeleriyle ilgili bilgiler hepimizin bildiği ünlü yapıtlardan yola çıkarak okurla paylaşılıyor. Bazı denemelerde ise, yine alıntılar eşliğinde sarmal anlatı, geçmişe dönüş, labirent, dokuma tekniği, kolaj, bilinçakışı gibi, romanın anlatım formları üzerinde duruluyor. Hatta bir romanın nasıl başlaması veya sonlandırılması gerektiği ile ilgili, okurlar kadar genç yazar adaylarının da ilgisini çekecek pratik ip uçları örneklerle paylaşılıyor. Bu bölümlerde Saramago, Shakespeare, Cervantes, Borges, Nabokov, Orwel, Tolstoy, Camus, Kundera, Beckett gibi, artık bu gezegenin edebiyat tarihine kazınmış yazarlar âdeta önümüzden resmi geçit yapıyor. Okur, roman sanatı ile ilgili bilgileri Asuman Kafaoğlu değil de, bu dünya yazarları bize anlatıyor, sırlarını bizimle paylaşıyor gibi bir duyguya kapılıyor. Roman konularının anlatıldığı ikinci bölümde, Tarihi Roman, Korku Romanı, Erotik, Düşünce Romanı, Biyografi, Otobiyografi ve diğer türler, Savaş ve Barış, Fransız Teğmenin Kadını, Yeraltından Notlar, Decameron, Canterbury Hikâyeleri gibi, yine Dünya Edebiyatının aşina olduğumuz yapıtları bazında ele alınıyor.
Asuman Kafaoğlu, Yazın Sanatı’nın üçüncü ve son bölümdeki denemelerinde edebiyat akımlarına yer veriyor. Romantizm, simgecilik, gerçekcilik, gerçeküstücülük, varoluşçuluk, kübizm, büyülü gerçekçilik ve postmodernizm, Nerval’in Daphne’si, Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri, Flaubert’in Madam Bovary’si, Vian’ın Günlerin Köpüğü, Sartre’ın Bulantı’sı, Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü ve Salman Rüşti’nin Geceyarısı Çocukları yapıtlarıyla okura örnekleniyor.
            Yazarın büyülü gerçekçiliğin karakteristik yazarlarından Marquez’i özellikle sevdiğini onu kitabın 3 ayrı denemesinde ele alışından anlıyoruz. Öyle ki, Marquez’e daha fazla iltimas yapmamak için büyülü gerçekçilik bölümünde onun yerine Salman Rüşdi’yi örneklediğini görüyoruz. Ayrıca Türk yazarları başta Yaşar Kemal olmak üzere, Orhan Pamuk, Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Melih Cevdet Dünya sahnesinde yerlerini alıyor. Tabii, elimizde olmadan gözlerimiz edebiyatımızın diğer önemli kilometre taşlarından Nazım’ı (Memleketimden İnsan Manzaraları; manzum romana örnek olarak), Sait Faik’i (Alemdağ’da Var Bir Yılan; soyut-düşsel anlatıma örnek olarak), Ahmet Hamdi Tanpınar’ı (Saatleri Ayarlama Enstitüsü; kara mizah türü romana ve simgeci anlatıma örnek olarak), Dünya Edebiyatı’ndan da Kafka ve Çehov’u özellikle arıyor. Ama Yazın Sanatı’nın bir yazar veya şair antolojisi olmadığı, özellikle roman sanatının ve ona ilişkin yapısal öğelerin anlatıldığı bir deneme kitabı olduğunu hatırımızdan çıkarmamak lazım. Bununla birlikte gönlümüzde taht kurmuş diğer yazar ve yapıtları Yazın Sanatı-2’de görmek umudunu taze tutacağız.

Bildiğini satan değil, kurgunun gerektirdiği kadarını bizimle paylaşan naif bir üslup…

Asuman Kafaoğlu-Büke, almış olduğu eğitim ve akademik birikimleri nedeniyle yazınsal analizlerine mitoloji ve sanat felsefesinden de katkılar sunarak düşüncelerini pekiştiriyor. Ayrıca edebiyatla, sinema, müzik, resim, mimari gibi diğer sanatlar arasında da sık sık köprüler kurarak, okura dönemin sanat panoramasını bütünsel bir bakış açısıyla aktarıyor. Kitabın dili, Asuman Kafaoğlu’nun kitap eklerinde yayımladığı  denemelerinden bildiğimiz gibi, okurla hemen sıcak bir bağ kuracak kadar akıcı ve yalın. Aslında hem düşüncelerini paylaşıp eğlendirirken, hem de okura bilgi verip, hatta bir şeyler öğretmek çok riskli bir deneme. Ama yazar bu zorluğu bilgisi ve içtenliği ile kolaylıkla aşıyor. Bildiğini satan üstten bakmacı bir tavırla değil, derin ve yaygın bilgi birikiminden sadece kitabın kurgusu için gerekli olan kadarını özümseyerek, bizimle dostça paylaştığını hissettiğimiz naif bir üslupla anlatıyor derdini.   
Yazın Sanatı ile Orhan Pamuk’un “Saf ve Düşünceli Romancı” ve Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları” nın handiyse peş peşe çıkması, kaderin bir cilvesi değil, daha çok zamanın ruhundan geliyor olsa gerek. Başta da söylediğimiz gibi, diğer yazınsal türler arasında romanın izini sürenler hem okur hem de yazar olarak dünyada her geçen gün artıyor. Bu da Yazın Sanatı gibi, “Niçin roman yazıyoruz, Nasıl yazmalıyız, Onlar nasıl yazıyor, Roman yazarken zihinsel süreçler nasıl işliyor?” türü soruların yanıtını arayan kuramsal-eleştiri konulu deneme kitaplarının yakın gelecekte daha da artacağını şimdiden müjdeliyor. Yazın Sanatı bu bağlamda, yazınsal eleştirel düşünceyi, kuramsal bilgiyi ve sanat tarihi ile sanat felsefesini aynı cilde sığdırdığı için benzerlerinden daha geniş bir yelpaze sunuyor okura.

18 Ocak 2012 Çarşamba

E S M E R    G Ü V E R C İ N














“Beni neden öldürmek istiyorsun?”
“Sen daha iyi bilirsin!.. Kapı, çelik… değil mi?”
“Çelik. Korkma, kolay kolay kıramazlar.”
“Korksaydım gelmezdim iş yerine kadar.”
“İyi ki, kötü bir silah seçmişin. Veya vermişler?.. Hayatımı buna borçluyum. Tetiği gerçekten çektin değil mi?”
“Tabii çektim!”
“Senin açından her şey yolunda gitseydi, şu an yaşamıyordum… O çakar almaz, seni de katil olmaktan kurtardı.”
“Beni de sen kurtaracaksın.”
“Nasıl?.. Dışarısı polis kaynıyor.”
“Rehinim değil misin? Birlikte çıkacağız buradan.”
“O elindekiyle mi?”
“Sadece sen ve ben biliyoruz bunun işe yaramadığını. Yoksa satacak mısın beni?”
“Satmak mı?.. Bunu sen mi söylüyorsun? Şu an ayaklarının dibinde boylu boyunca yatıyor olabilirdim. Nasıl çıkacaktın gazeteden?”
“Genelde korkarlar, çil yavrusu gibi dağılırlar. Çoğu silah sesini duyunca çözülür.”
“Sen silah sesine aşinasın galiba?”
 “Yaylada çok talim ettik. Ödlekleri gözünden tanırım. Sen de ödleksin. Hâlâ korkuyorsun. Ama belli etmiyorsun.”  
“Daha önce hiç adam öldürdün mü?”
“Henüz değil. Sadece birkaç ses bombası. Kansız.”
“İlk defa ha? Benimle milli olacaktın...”
“Buradan bir çıkış varsa, arka kapı falan… söylemezsin değil mi bana?”
“Olsa, ben kaçardım.”
“En iyisi bir araba isteyelim! Neredeyse verdikleri süre doluyor.”
“Öyle elini kolunu sallayarak çıkamazsın buradan. Var mı bir planın?”
“Vardı ama… Bunun için önce senin ölmen gerekiyordu.”
“Fazla umutlanma. Senin için sağlam bir kalkan sayılmam ben de. İkimizi de harcayabilirler.”
“Ne demek bu?”
“Boş ver. Çıksan nereye gideceksin ki?”
“Birlikte gideceğiz.”
“İyi de, nereye?”
“Nereye olursa… Uzağa, beni bulamayacakları bir yere.”
“Dışarıda arkadaşların yok mu?”
“Hayır. Kulübeden telefon edecektim.”
“Her zaman gölgede kalmayı severler...”








Bu masanın üstündeki topçu sen misin?”
“Evet.”
“Ben de topçuyum. Bizim memlekette silahtan ve toptan anlamayanı adam yerine koymazlar.”
“Hangi mevkide oynuyorsun?”
“Sol bek.”
“Sen de müdafaa ha… Nankör mevki! En küçük hatan, gol olur. Ben senin yaşındayken liberoydum. Beş numara.”
“Gerçek bir takımda oynadın mı ki?”
“Birinci Amatör Küme. Fotoğrafta kaptan pazıbentimi görmüyor musun?”
“Etrafta çıt yok, huylanıyorum. Şu pencereden caddeye bir baksana.”        
“Adımı bile doğru dürüst söyleyemiyorsun. Neden beni öldürmek zorundasın?..”
“Bize hakaret ettin.”
“Siz kimsiniz?”
“Bu vatanın gerçek bekçileri.”
“Sizden başka bekleyen yok mu bu vatanı?”
“Alay etme!”
“Çok mu seviyorsun bu toprağı?”
“Görmüyor musun? Kellemi feda edecek kadar.”
“Ben de! Ben de canım kadar seviyorum bu toprakları.”
“Senin değil burası!”
“Öyle mi?.. Babam burada doğdu. Babamın babası da. Onun kardeşleri… Kaç göbek geriye gitmek gerekiyor buralı olmak için?”
“Senin memleketin burası değil!”
“Benim memleketim burası! Doğduğum topraklar… O senin söylediğin, halkımın şu an yaşadığı yer.”
“İyi ya işte; gitsene oraya!”
“Beni orada da pek sevmezler.”
“Neden?”
“Doğru söyleyeni her yerden kovarlar.”
“Hakaret ettiğini kabul ediyorsun?..”
“Sadece yaşadıklarımı söyledim. Kimseyi aşağılamadım. Bugüne kadar kimseye zarar vermedim. Çocukluğumdan beri asıl ben aşağılandım. Bu toprağın çocuğuyum. Ama başka bir halktanım. Bu, sen kötüsün demek değil ki… Benim burada olmam senin için bir tehdit değil! Görmüyor musun, silah senin elinde! Sen benim yerimde olsaydın, dinini, kültürünü değiştirir miydin? Adını?.. Vatandaşlık uğruna aslını inkâr eder miydin?”
“Kafamı karıştırma! Aynı şey değil.”
“Telefon! Kızım arıyor?..”
“Konuş, ama sakın tabancadaki çaparizden bahsetme!”
“Yoksa?..”
“Hadi, bak şu koduğumun telefonuna!”
“Kızım?.. İyiyim; merak etmeyin. Annen nasıl? Ağlama, birazdan bitecek her şey.”
“Bana bir oyun hazırlamıyorsun, değil mi? Telefonu bana ver!”
“Kızım, dur! Sesini duymak istiyor. Senin olduğundan emin olmak için…”
“Ne dedi sana?”
“Babam iyi insandır; benim için bırak onu, diyor.”
“Kızım… çok duygusaldır. Her çocuk babasını sever. Sen sevmez misin?”
“Beni çözmeye çalışma! Hem sen neden çıkıp gitmiyorsun? Nasıl olsa elimdeki bir işe yaramıyor. Görünüşüne bakılırsa güçlü kuvvetli adamsın.”
“Merakımdan…”
“Neyi?”
“Seni hiç kimse öldürmek istedi mi? Hiç tanımadığın… hayatında daha önce hiç görmediğin biri? Umut kırıcı bir duygu bu… Bütün bir ömür şu güvercin kadar tedirgin yaşanır mı?”
“Bu haltı yiyorsan bunu göze alacaksın.”
“Böyle düşünüyorsan demek istedin herhalde… Hangi neden haklı olabilir ki bir insanı öldürmek için?.. Tanrı’nın işine ne karışıyorsun sen?”
“Şimdi de sorguya mı çekiyorsun beni?”
“Gerçekten merak ediyorum bunu. Seni anlamaya çabalıyorum. İnsan hayatı bu kadar değersiz olabilir mi? Üstelik, kurbanının gerçekte ne düşündüğünü bilmeden…”
“Hakaret ettin bize!”
“Yine başlama! Ben kimseye hakaret etmedim; bu ülkede ailemin bana verdiği adla yaşamaya çalışmaktan başka. Kendini ifade edememek, geleneğini yaşayamamak… farklılığının her fırsatta yüzüne vurulması, düşüncelerinden her an hüküm giymeye hazır olmak… Bunları ne bilirsin sen! İki seçeneğin vardır. Ya kimliğini değiştirirsin. Öteki kalmamak için başkası olursun, kalabalığa karışırsın. Veya saklanırsın fareler gibi. Korkak ve sinsi. Gizli gizli yaparsın ibadetini. Atalarına ait ne varsa, yasaklı bir kitap gibi, taşırsın zulanda. Ben, ne başkası olmayı istedim, ne de kendi bedenime saklanmayı… Sen hiç başkasının ceketiyle okula gittin mi? Yatılı okula gelen yardımları bize dağıtırlardı. Hiçbiri tam tamına uymazdı. Ne ceket, ne ayakkabı. Sokakta her köşeden sahibi çıkacak, ‘bu benim ceketim!’ diyecek diye korkardım. Ya çok bol gelirdi; ya da dar… Hiç kendi ceketim olmadı. Bazen ölesiye sıkardı; göğsümdeki düğmeler patlayacak kadar. Çıkarmama izin vermezlerdi. Ceketsiz dolaşamazdık dışarıda. İşte, kimliğine sahip olmamak böyle bir şey. Başkasının ceketiyle dolaşmak çarşıda… Ancak yıllar sonra kendime ceket alabildim. Kendi emeğimle. Üstüne çürük yumurta atsalar da, ne gam! Yıkar, üteler, yine giyerim. Çünkü bedenime uyan yegâne ceket bu, bu benim!..”











“Kızın bu mu?”
“Hı-hım.”  
“Öğrenci mi?”
“Evet, felsefe okuyor.”
“Ne işe yarar ki felsefe! Doktor falan olsaydı.”
“Aklınla düşünmeyi öğretir. Sana şunu yap, bunu yap diyenleri sorgulamayı… Hazır cevaplar yerine sorularla uğraşmayı… Sen ne okursun?”
“Ben okudum. Ortaokula kadar. Sekiz sene!”
“Yetti mi öğrendiklerin?”
“Bildiklerim yeter. Aslolan inançlardır. İnsan inancı uğruna ölür.”
“Her şeye, her söylenene inanır mısın?”
“Okulda her öğretilen doğru değildir. Bilgi değişir. Kandırır. Yalan olabilir. İyisi vardır, kötüsü vardır. Ama inançlarımız öyle mi?”
“Ya inançlarının kökeninde yanlış bilgiler varsa… İnancın, beni yok etmeyi mi söylüyor sana?”
“Benim inançlarıma küfür ettin sen!”
“Hiç yazdığım bir kitabı okudun mu?”
“Hayır.”
“Ya gazetede yazdıklarımı?”
“Hayır.”
“Bir yerde dinlendin mi benim konuşmamı? Televizyonda falan?”
“ı-ıh”
“O zaman hakkımda sana söylenenlerin doğru olduğunu nereden biliyorsun?”
“Biz de asla yalan söylenmez. Dürüstlük töremizdir.”
“Sana, o adamı öldür diyeni de kandırmışlar. Yanlış adamı öldürdün. Çanak çömlek patladı!..”
“Hâlâ karşımda konuşuyorsun, bir ölü için fazla gevezesin!”
“Biraz öldüm bugün. Biraz başardın.”
“Bana yardım edecek misin?”
“Evet. Bir neden de bu. Bunun için kaldım. Ölmemen için…”
“Kaçmama yardım et. Bir araba isteyelim!”
“Nereye kaçabilirsin ki? Hem henüz bir suç işlemedin?”
“Seni öldürmeye kalktım? Rehin aldım?”
“Sen mi?.. Şu halinle?”
“Dur bir dakika; aşağılama!”
“İstesem de beceremem. Ama sen de çok donanımsız gelmişin.”
“Sence ne yapmalıyım?”
“Teslim ol. Zaten sürenin dolmasına yirmi dakika kaldı.”
“Hayır, kaçmalıyım! Beni serbest bıraksalar dahi artık yaşatmazlar!”
“Önce doğru dürüst bir silah bulsalardı sana! Hiç bir şey yapmadı, sadece korkutmak istemiş derim, oturduk konuştuk falan…”
“Yapar mısın?”
“Tabii. Bunun dışında ne yaptın ki zaten. Sadece tetiği çeken o parmaktan bahsetmeyeceğim. Küçük bir ayrıntı. Şanslı kurbanından sana bu kadarcık bir kıyak olsun artık.”
“Olmaz, yapamam!”
“Neden?”
“Kimliğim ortaya çıkar! Anam çok üzülür. Amcalarımın yüzüne nasıl bakarım…”
“Kaçsan da yakalarlar seni. Tabii, daha önce vurulmazsan. Dışarıdakilerin silahları seninkine benzemez. Hem iyi çalışır, hem de attıklarını vurur onlar. O zaman annen daha çok üzülür. Buradan tanınmadan kaçamazsın artık. Gazetedeki pek çok kişi de görmüş olmalı seni. Kameralara girmişsindir. Teslim olursan basit bir eylem olarak kalır. Cezan azalır. Amacına ulaşmış sayılırsın. Yeteri kadar kahramanlık yaptın. Bundan ötesi aptallık olur. Beni de fazlasıyla korkuttun zaten.”
“Yine yazacak mısın eskisi gibi?”
“Yazacağım. Bu topraklarda yaşayacaksam başka seçeneğim yok.”
“Yeteri kadar korkutamamışım.”
“Daha fazlasını başardın. Baba olunca anlarsın, kızından ayrılmanın ne demek olduğunu…
Kitaplarımı okumaya söz verirsen senin için elimden geleni yapacağım. Silahı, sadece beni korkutmak için kullandın. Öldürmekten hiç bahsetmedin. Bana çok iyi davrandın. Tamam mı?..”
“Neden böyle davranıyorsun? Ben seni öldürmeye geldim. O tetiği çektim ben!”
“Biz aslında aynı takımda, aynı mevkideyiz; unuttun mu? Birinci Amatör Küme! Ara sıra hücuma çıksak da, hep savunmadayız aslında… Ömür boyu!”
“Seni göremiyorum artık. Neden ortalık karardı birden? Nerdesin?.. Sesin derinden geliyor?”
“Bu iyi haber işte! Menzilden çıktığımı gösterir. Hedeften düştüğümü…”
“Ya ben?.. Ne yapacağım şimdi? Yapayalnız?..”
“Soru sormak iyidir. Hazır yanıtlardan kork. Tehlikeli olan onlar. Salıverdiğin ben değilim; düşüncelerin… Şimdi ikimiz de özgürüz!”


Dip not: Diyalog tamamen kurmacadır. Keşke gerçek olsaydı.    
Ocak, 2007

9 Ocak 2012 Pazartesi

2011 TWİTLERLE BÖYLE GEÇTİ:

http://twitter.com/hakaniscen

23 aralık:
Bir sabah dünyadaki iktidar sahipleri düşünceyi cezalandırmak yerine, korumaya karar verseler, nasıl bir dünyaya uyanırdık acaba?
23 aralık:
Velev ki, tarih 1914den 1916ya atladı...Hrant'ın öldürülmesinden bu yana 5 yıl,37 mahkeme geçti;bunu da mı tarihçilere havale edelim?
16 aralık:
ABD, Irak'a ileri(rafine) demokrasi getirdi. 5milyon göçmen,300bin ölü çocuk.Rafine Demokrasinin varili spot piyasada ne kadar acaba?
16 aralık:
Dersimli Fatma Ana... Bu topraklarda 70 yıl sonra Alevi olduğunu öğrenmek... bir ödül mü, bir ceza mı?
14 Aralık:
Cern'dekilerin işi zor. Altı buçuk milyar Tanrı parçacığı var. Hepsini bir araya toplamak kolay mı?
29 Kasım:
80 öncesinin efsane hocalarından biri daha gitti. Uygarlık Tarihini ondan öğrenmiştik.
28 Kasım:
Edebiyat tarihindeki anti kahramanların çoğu, "Bunları siz gerçekten yaşadınız mı?" sorusundan kaçmak için yaratılmıştır
25 Kasım:
Bakanımız şehrin silueti falan diyor ya: Yazın bir yabancı misafir Boğazdan geçerken Gökkafes'i göstererek sordu:Atatürk orada mı yatıyor?
18 Kasım:
300 Spartalı da ne... 3.000 Sisifos... Her gün kitap fuarına gitmek zorunda olan yayıncı,editör,yazar,çizer...
17 Kasım:
Bilmiyorlar ki,dünyanın dört bir yanında zindanlarda yatan yazarlar asıl onları kendi sefil dünyalarına hapsettiler.Asıl onlar içerde!
15 Kasım:
Miyazaki. Onlarca şehirden kopup gelen,orta yerinden kırılan pek çok hayatı yeniden kaynatan yüzlerce meçhul sivil savunmacının ortak anıtı
12 Kasım:
istifaların kurumlaşmadığı toplumlarda ihmaller, hatalar, beceriksizlikler yalanlar kurumlaşır.
27 Ekim:
derdimiz / isyanımız / ödeşemediğimiz başka!.. 17 Ağustos 1999... 23 Ekim 2011 (aymazlık ve garibanlık hâlâ devam ediyor.)
27 Ekim:
orta yerinden kırıldı hayat...
27 Ekim:
Van Minute!.. yetmez.... Van Year !
26 Ekim:
Bugün en zor gün.Mucizelerin ve umutların sonuna geldik...İsyankar çığlıklara, şikayetlere, acılara anlayışlı olalım
25 Ekim:
Söz toplumlarının yazı toplumundan farklı olarak sosyal olaylara-afet bile olsa- duygusal tepkisi yoğun,belleği ise zayıftır.En fazla 10gün.
24 Ekim:
Demek ki, asıl sorun başörtüsünde değil. Görünmeyen kavuk, cüppe ve üniformalarımızda!
24 Ekim:
Afete uğrayan insanları lanetlenmiş veya hakettiler gözüyle görmek pagan kültürüne bile sığmaz. Çağdışı değil, Çağlardışı... Korkunç!
21 Ekim:
BM,Kaddafi'nin linci için soruşturma istemiş.Global ortaoyunu.İğrenç.
19 Ekim:
Seyrettiğin filmin,yaptığın resmin,yazdığın şiirin... her ne üretiyorsan ne önemi var!Savaş denen obur canavar bir hamlede tüketiyor hepsini
14 Ekim:
Sevgili Şair,hiç olmazsa sen,şiir gönderdiğin dergiyi al,1200şiir gönderilen dergi hala 500satıyor.Tabii ki yazalım,ama sırada da okuyalım
7 Ekim:
Ben NBCeylan filmlerini Marguez gibi,benim hayal gücüme duyduğu saygıdan,seyirci olarak yaratıcılığımı gözardı etmediğinden seviyorum